Analiz; Arap Baharı, Kürt Baharı ve Türkiye, bizi ne bekliyor, ne yapmalıyız?



 

30 Ağustos 2012

Zafer BENLİ -Yüksel BÖLÜK

Tarihin değiştiği günleri yaşıyoruz. Şiddetli bir “Arap Baharı” ve Arap Baharının adeta bir yan etkisi olarak, sessiz sedasız bir “Kürt Baharı” yaşanıyor.
Araplar Baharı, Fas, Tunus, Yemen gibi ülkelerde çok fazla gürültüye neden olmadan rejimleri değiştirirken, Libya’da dış müdahaleyle, Mısır’da ise, toplumsal taleplerin nispeten demokratik yollardan dile getirilmesiyle ivme kazandı. Bu ülkelerde, işlerin yoluna girmesinin zaman alacağı anlaşılıyor.
Kuzey Irak; Kürt devletini kim kurdu?
Suriye’ye geçmeden önce, Irak’a da bir göz atmakta fayda var. Çünkü, Suriye’de yaşanan olaylar Kuzey Irak ile temellendiriliyor ve Irak’ta oluşan Kürt yönetiminin Suriye ve Türkiye için örnek teşkil edeceği ileri sürülüyor.
Irak, Şii İran’ın bölgedeki etkisini artırmasıyla, neredeyse fiili olarak 3’e bölünmüş durumda. Şii Araplar, Sünni Araplar ve Kuzeyde Kürtler. Şiiler, Maliki eliyle gücü ve parayı kendi bölgelerinde topluyorlar ve ister istemez diğer gruplarla ciddi bir ayrışma yaşanıyor.
Kuzey Irak’taki Kürtlerin kaderi ise TBMM’nin 1 Mart Tezkeresini reddetmesiyle birlikte, 180 derece değişti. Amerika ile birlikte hareket eden Iraklı Kürtler, bugün bölgede bağımsız hareket ediyorlar ve neredeyse, diğer ülkelerdeki Kürtlerin liderliğini de üstlenmiş durumdalar.
Peki bu duruma nasıl gelindi? Kuzey Irak’a yakın tarihin perspektifinden bakmadan, ne Arap Baharını, ne Kürt Baharını ne iç ve dış politikamızı doğru bir zeminde yorumlayabiliriz.
1992 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgali ve Amerika önderliğinde Kuveyt’ten çıkarılması ile bölgenin dengeleri bir anda değişti. Cumhurbaşkanı Özal, o inanılmaz gelecek öngörüsüyle, PKK terörünü, Irak sınırımızın korunamazlığını bahane ederek, Kerkük ve Musul’u ilhak etmeyi gündeme getirdi. Tabii, Baba Bush’la anlaşmıştı. Rahmetli Özal’ın harita başındaki o fotoğrafı halen gözümün önüne gelir. Ancak, ne Hükümet, ne de dönemin Genel Kurmay Başkanı Torumtay bu vizyonu doğru algılayıp parçası olamadı. Torumtay, istifa etti ve böylece bir fırsat kaçmış oldu.
Peşinden 1997’de dönemin Refah-Yol Hükümeti terörle etkin mücadele kapsamında, Kuzey Iraklı Kürt Gruplarla Ankara Süreci adı verilen bir süreç başlattı. Barzani ve Talabani’ye Türk Pasaportu verildi. Nihai amaç, bunların başvurularıyla Kuzey Irak’ın Türkiye’ye katılımının sağlanmasıydı. Sonra birden bire 28 Şubat patladı. Kuzey Irak’ın Türkiye’ye katılımını planlaması gereken generaller, nedense Hükümete savaş açtılar. Böylece Kuzey Irak’ta treni bir kez daha kaçırdık.
Son olarak, 1 Mart Tezkeresinin reddedilmesiyle -ki, bu tezkereye CHP ve bütün sol gruplarla birlikte, romantik İslamcıların da büyük muhalefeti vardı.- bölgedeki inisiyatif tamamen kaybedildi.
Suriye politikamız hatalı mı?
Bugün, Arap Baharını en sancılı yaşayan ülke Suriye’dir. Suriye, Türkiye’nin telkinlerini dinleyip, iktidarını diğer etnik ve dini gruplarla, çoğulculuk ve demokrasi üzerinden paylaşabilseydi, muhtemelen bugün yaşananlar yaşanmayacaktı. Suriye, kendisine ağabeyilik yapan Türkiye’nin tecrübelerinden hareketle bu dönüşümü küçük sancılarla atlatabilirdi. Olmadı. Bugün Suriye, büyük bir güç savaşının ortasında, alev alev yanıyor.
İran, Pakistan’dan başlayarak bir Şii kuşak oluşturma hevesi ile Suriye’deki olaylara müdahil oluyor ve çılgıncasına Esad’ı destekliyor. Biliyor ki, Esad’ın gitmesinden sonra, bölgede yalnızlaşacak ve etkinlik kaybedecek.
Rusya, biraz geçmişten gelen müttefiklik duygusuyla, biraz da AB ve ABD’nin bölgede güç kazanmasını engellemek için, Esad’ı destekliyor ve güç tahteravallisinin bir tarafını dengede tutan en önemli unsur olarak karşımızda duruyor. Esad’ın gitmesi halinde bile, denklemin önemli bir parçası ve her zaman etkili elemanlarından birisi olacak. Rusya’nın Akdeniz’deki askeri varlığının esasını teşkil eden Suriye’deki Tartus üssü ve Rum Kesiminin doğalgaz ihalelerine katılacak olmalarını ve ülkemizle olan başta nükleer santral yapımı olmak üzere diğer enerji ilişkilerini de bu denklemin değişkenleri arasına yazmak gerekiyor.
ABD ve AB’nin ağzını sulandıran ise, İsrail-Kıbrıs-Suriye üçgeninde yer alan zengin doğalgaz yatakları. Bu doğalgaz yatakları Rusya ve Çin açısından da son derece anlamlı. Çünkü iki ülkenin de, enerji politikaları ve fiyatları noktasında etkin olmaya ihtiyacı var. Rusya satıcı olarak, Çin ise alıcı olarak enerji denkleminin iki vazgeçilmez unsuru.
Ekonomik olarak batık durumdaki Yunanistan bile, İsrail’le birlikte, Güney Kıbrıs’ı da işin içine katarak oyun kurmaya çalışıyor.
İsrail, Liberman ve Netenyahu’nun stratejik derinlikten uzak politikaları sayesinde Türkiye’nin dostluğunu kaybetti. Şimdi, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Kuzey Irak Kürtleri gibi aktörlerle oyuna dahil olmaya çalışıyor ama, şimdilik pek etkili bir eleman olarak görünmüyorlar.
Türkiye ise, oyun planını önce Esad tarafından yapılacak bir dönüşümle demokratikleşecek Suriye üzerine kurdu. Ama bu plan, bizden kaynaklanmayan nedenlerle işlemedi ve Suriye büyük bir kaosun içine sürüklendi. Türkiye de, oyun planını hızla değiştirerek, muhalif grupları desteklemeye, bir araya getirmeye başladı. Muhalif gruplardan Kürtler ayrıştılar ve Barzani ile birlikte hareket etmeye başladılar. Bugün itibariyle, içinde 3 milyona yakın Türkmen’in de (Bayırbucak Türkmeneri) bulunduğu muhalif gruplar üzerinde bir Türkiye etkinliğinden söz etmek mümkündür.
Türkiye’nin Suriye politikası iki noktadan eleştiriliyor. Bir, sıfır sorun meselesi, iki, Suriye’de kurulması muhtemel Batı Kürt Devleti.
Dış politikada eksen değişimi ve sıfır sorun
Sıfır sorun meselesinden başlayalım. Evet, Türkiye, komşularıyla sıfır sorun istiyordu ve bunun için de ciddi adımlar atıyordu. Suriye, Ermenistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile kurulmaya çalışılan iyi ilişkileri hatırlayalım. Komşularla sıfır sorun ilkesi, ülkemizin büyümesi, gelişmesi, refahının artması, ekonomik büyümeyle birlikte dış politikada da söz sahibi olmasını içeriyor ve bugün bile hararetle savunulması gereklidir.
Peki, bu iyi ilişkileri biz mi bozduk? Hayır, hiç birisini biz bozmadık. Üstelik iç muhalefet, hep bu iyi ilişkiler nedeniyle iktidarı eleştirdi. Kıbrıs, Ermenistan, Kuzey Irak, Suriye konularındaki politika değişiklikleri topa tutuldu. Kıbrıs’ta Rumlar ve AB sözlerini tutmadı, Ermenistan, uzattığımız zeytin dalını geri çevirmekte bir beis görmedi, Irak’ta Maliki, İran’ın çıkarlarını dostluğumuza tercih etti, Esad, hem değişimi yönetemedi, hem de enerji ve şii kuşak denkleminde İran ve Rusya ile birlikte iş tuttu. Türkiye, bu ülkelerle dostluğu bozacak hiçbir harekette bulunmadı. Yani, sıfır sorun politikasını değiştiren biz olmadık. Karşı taraf sizi dost görmeyi bırakırsa, artık sizin yapacağınız bir şey kalmaz. “Sıfır sorun politikası çöktü” diyenler, komşularımızla sorunlarımız olmasından içten içe, gizli bir sevinç duyuyorlar sanki. Üstelik sıfır sorunun komşularla yapıcı ve uzlaşı arayıcı bir temenni politikası olduğunu, yeri geldiğinde haklarımızı korumak adına sert adımlar atılmasını da emreden bir politika olduğunu kabul etmek gerekir. Sıfır sorun politikası, varolan bütün sorunları çözme iradesi ve yeni sorunlara neden olacak davranışlardan kaçınma gayreti olarak algılanmalıdır.  Atatürk’ün "Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası da esas itibariyle bir sıfır sorun politikasıdır. Sıfır sorun politikasını eleştirenlerin bu yaklaşımı, “Ak Parti gitsin de, isterse ekonomik kriz olsun, isterse savaş çıksın” yaklaşımının dış politikaya yansımış hali gibi görünüyor.
Eksen kayması
Kürt Devleti meselesine gelince; bu öyle bir mesele ki, aklıselimle tartışmak mümkün değil. Kuzey Irak’ta fiili olarak bir Kürt devleti var. Şimdi, Kuzey Suriye’de de fiili olarak bir Kürt devleti kurulmasından korkuluyor. Bu çevrelerde iki değişik tutum göze çarpıyor. Bir tanesi, sorunu tamamen Ak Parti’nin izlediği dış politikanın bir neticesine indirgeyerek, “bak işte, gördünüz mü, başarısız oldunuz. İzlediğiniz dış politika neticesinde Kürt devleti kuruldu.” Noktasına getiriyorlar. Bunların sesi çok çıkıyor ama Arap Baharını, Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarını, Rusya ve Çin’in enerji politikalarını ve İran’ın Şii kuşağı projesini görmezden geliyorlar. “Hükümet, dış politikada eksen değiştirmiş de, ondan böyle olmuş.” Hükümet eksen değiştirmese, akmaz kokmaz, etliye sütlüye karışmasa Amerika Irak’ı işgal etmeyecek, Arap baharı olmayacak, Esad halkını kırıp geçirmeyecek, Doğu Akdeniz’deki 15 trilyon dolarlık doğalgazın en az yarısını getirip bize verecekler falan. Böyle bir dış politika okuması, muhalefetin içinde bulunduğu acınası durumu ortaya koymaktadır. Kuzey Irak’ta etliye sütlüye karışmadınız, karıştırtmadınız da ne oldu?
Bütün Kürtleri öldürelim(!)
İkinci gruptakiler ise, birinci gruptakilerden daha da bağnaz bir şekilde, inanılmaz bir ırkçılık sergileyerek, Kürtlerin toptan yok edilmeleri gerektiğini söylüyorlar. Bu gruplara göre, Kürtler, ancak Türkiye, Suriye, Irak, İran gibi devletlerin lütfettiği ile yaşamak zorunda olan, aksi takdirde yok edilmeleri gereken bir topluluk olarak görülüyor. Toplumumuzda hiçbir zaman olmayan bir Kürt düşmanlığını, 30 yıllık teröre rağmen gelişmemiş bir Kürt düşmanlığını yerleştirmeye çalışıyorlar. Bu gruptakiler, bu millete ve bu devlete ne büyük kötülük yaptıklarının zerrece farkında değiller. 30 yıllık teröre, onca şehide rağmen, bir Kürt-Türk çatışması çıkmadı, çatışma toplumlara yayılmadı. Bin yıllık kardeşliğin sonu olacak böyle bir toplumsal çatışma halinde, ne olacağı, ülkemizin başına nelerin geleceği hakkında zerrece fikirleri yok bunların. Ciddiye alınıp, bu anlayışla da etkin bir şekilde savaşmak gerekiyor.
Enerji sorunun değil, çözümün parçası olabilir?
Aklı başında tarihçi ve sosyologlar, 20. Yüzyılın başında Balkanlar’da yaşanan etnik bölünme ve çatışmaların, 21. Yüzyılda Ortadoğu’da yaşanmak üzere olduğunu söylüyorlar. Balkanlar faciasından ders alınmaz, birlikte yaşamak konusunda bir ortak anlayış inşa edilmezse, bu cinnet hali, pek çok yeni acıya neden olacak.
Oysa bölgenin enerji kaynakları, en son bulunan Akdeniz doğalgaz kaynakları dâhil olmak üzere, birlikte yaşamanın anahtarı olabilir.
Bütün büyük savaşların nedeni olan enerji, bu sefer büyük bir barışın sağlayıcısı olabilir.
Peki, bölgede barışı kim sağlayacak? Hani, muhalefet partileri diyor ya, “biz karışmayalım”, gerçekten karışmayalım mı, yoksa barışın tesisi, düzenin tesisi, statükonun yeniden kurulması için çalışalım mı?
Karışmazsak ne olur? Cevap basit, bu kaosun etkilerini azaltabilecek tek ülke Türkiye’dir. Biz karışmadığımız takdirde, bölge tamamen kavrulur, tamamen bölge dışından gelen güçlerin etkinliği altına girer. Bölgede yaşayanların acısı katlanarak artar ve bölgenin komşusu olarak Türkiye de bu durumdan büyük zarar görür.
Türkiye’nin, diğer bütün stratejik çıkarlarını bir kenara bıraksak bile, sadece Kürt meselesinin gelişme ve yayılma potansiyeli bile, bizi bu oyunun mecburi aktörlerinden birisi haline getiriyor. Muhalefetten “biz karışmayalım”, “yurtta barış, cihanda barış” veya “bütün Kürtleri öldürelim”den başka herhangi bir katılım gelmeyeceğine göre, soruna çare bulmak da yine Hükümet ve Ak Parti’ye düşüyor.
Yapmamız gerekenleri maddeler halinde sıralayalım:
1-      En önce kendi içimizdeki Kürt fobisini yenmeliyiz. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti olduğu bir gerçek. Ve Kuzey Suriye’de de bir Kürt bölgesel yönetimi kurulabilir. Öncelikle bu gerçekleri kabul etmeliyiz. Tabii, Kürtlerin de o imkân ve kabiliyete ulaştıklarında devlet kurma hakları olduğunu. Buradaki, hassas nokta şu: Irak ve Suriye’deki Kürt devletleri, Türkiye’nin de Kürt bölgelerini içine alarak genişleyebilir mi? Böyle bir genişleme arzusu, terörü maksimize ederek, bizi yeni acılarla baş başa bırakabilir mi? Doğrusu, bu sorulara verilecek cevaplar da son derece hassastır. Konuya, refah ekseninden mi, yoksa kaba bir milliyetçilik ekseninden mi bakılacağı ile ilgilidir.
 
İnsan hakları ve refah ekseninden değerlendirildiğinde Türkiye, Kürtler için Suriye’den de, Kuzey Irak’tan da daha caziptir. Kuzey Iraklı Kürtler, Irak’taki diğer unsurlarla şimdiden ciddi sorunlar yaşıyorlar. Suriye Kürtlerinin de Suriye’deki diğer etnik gruplarla benzer sorunları çok daha fazlası ile yaşayacağı açıktır. Yani, Büyük Kürdistan’ın öyle oldubitti ile kurulması, sonra da işleyen bir devlet haline gelmesi hayaldir. 
 
Bağımsız Kürt Devleti seçeneğinin ise, sürekli masada tutulacağı açıktır. Böyle bir seçenek, sürekli önümüzde dururken, hiçbir şeye karışmayalım, Amerika, Rusya, AB, Çin, İran, İsrail, Barzani, Yunanistan, PKK, KCK, PYD oyun kurarken, biz kaderimize razı bir şekilde kabuğumuza çekilip bir köşede bekleyelim mi?
Refah ve demokrasi ülkesi Türkiye
2-      Türkiye’nin gerek yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, gerekse insan haklarının iyileştirilmesi noktalarından hareketle, sistemini değiştirmesi gerekmektedir. En önce, Alevilerin ve Kürtlerin insan hakları evrensel beyannamesinden kaynaklı bütün talepleri karşılanmalıdır. Türkiye, bütün etnik ve dini unsurların bir arada yaşayabildiği bir barış adasına dönüştürülmelidir. 600 sene bu işi başardık, yine başarabiliriz. Burada Alevilerin haklarının da işin içine katılması, Irak ve Suriye’deki Şii topluluklara verilecek bir mesaj olacaktır.
 
3-      Yine, yerel yönetimler reformu ile birlikte, Kürtlerin kendilerini yönetme noktasındaki pek çok talebi karşılanabilir. Bütün bölünme korkularımızı bir kenara bırakarak, yerel yönetimler reformunu hayata geçirmeliyiz. Yerinden yönetim de, yönetim şekillerinden birisidir ve bugüne kadar görülmüştür ki, bölünmeye değil, birleşmeye neden olmaktadır.
 
Kürtler, AB ölçülerinde demokratik, yerel yönetimlerde söz sahibi, müreffeh bir Türkiye’de mi yaşamak isterler, yoksa kaos ve kan içindeki Suriye ve Irak’ta mı yaşamak isterler? Evet, kararı, Kürtler verecek ama Devletin yapacakları da Kürtlerin bu kararını etkileyecektir.
 
4-      Biz, ilkeleri olan, binlerce yıllık devlet geleneği olan bir milletiz. Soruna, salt çıkarlar noktasından bakamayız. İlkesel yaklaşmalıyız. Öncelikle kendine güvenen, herkesin yaşama hakkını savunan, temel hak ve özgürlüklerini savunan bir yaklaşım sergilemeliyiz.
Enerji kaynakları bölgedeki barış ve zenginliğin anahtarıdır.
5-      Bu yaklaşımın sonucu olarak; Doğu Akdeniz’de bulunan doğalgaz yatakların da, Kuzey Irak’taki petrol yataklarında da, bölgede yaşayan herkesin ortak zenginliği olduğu, bölge halklarının refah ve mutluluğu için kullanılması gerektiği tezini işlemeliyiz. Hatta Türkiye’deki su rezervlerini de bu denklemin içine katarak bu tezi savunmalıyız. Böyle düşünülmediği takdirde, bölgeye huzur gelmesi imkânsızdır.  Ya, enerji kaynakları için, bölge dışında pek çok ülkenin de katılacağı bir savaşın parçası olacağız, ya da bölge halkları olarak aklımızı başımıza alacak, birlik olacak, bölgemizin refah ve geleceği için birlikte hareket edeceğiz. Birlikte olmanın ilk koşulu olarak, bölgedeki etnik unsurlar arasında oluşturulmaya çalışılan ırkçı düşmanlıklara prim vermeyecek, çatışmalardan kaçınacağız.
 
6-      Bölgeye huzur ve güvenlik getirecek devlet organizasyonunu yapabilecek, geleneği olan iki devlet var: birisi İran, diğeri Türkiye. İran, Bölgeye dolaylı olarak komşu, Türkiye ise doğrudan bütün bölgelerle sınır komşusu ve bölgenin tam öbeğinde yer alıyor. Dolayısıyla bizim ön almamız, öncülük etmemiz gerekiyor. Hem kendi iç huzurumuz, hem de bölgenin huzuru için mutlaka gelişmelerin lideri biz olmalıyız. Böyle bir liderliği sergileyebilmek için ise, derinlikli bir dış politika anlayışına, ülkedeki düşünce ve strateji üretme kabiliyetine sahip bütün kişi ve kuruluşların bu konuya odaklanmasına ihtiyacımız var.
 
7-      Biz istesek de, istemesek de, bir ateşin içindeyiz ve ateşin alevlerinin bizi yakmaması mümkün değil. Kendimizi istediğimiz kadar tecrit edelim, kaçarak elde edebileceğimiz hiçbir şey yok. Büyük devlet, büyük ordu, büyük ekonomi böyle zamanlarda ortaya çıkar, her kriz büyük bir fırsattır.
 
Son olarak; hadi bir hayal kuralım: İçinde Türklerin, Kürtlerin, Irak ve Suriye’deki Şii, Sünni, Hıristiyan grupların yer aldığı, ve neden olmasın, Kıbrıslı Rum ve Türklerin dahil olduğu, adına federasyon deyin, konfederasyon deyin, eyalet sistemi ne derseniz deyin,  gevşek yapılı bir oluşum, bölgesel barış ve zenginliğin yeniden anahtarı olamaz mı? Osmanlı başarmıştı, biz neden başaramayalım?
Başka bir önerisi olan?
 
 

 

 
  Siyasetçinin El Kitabı   |   Önsöz   |   İçindekiler   |   Basında Kitabımız   |   İsteme Formu   |   Görüşlerim   |   Görüş ve Önerileriniz   |   İletişim

 
 Facebook Sayfası  Twitter Sayfası © 2012 Siyasetçinin El Kitabı - Yüksel Bölük